Archive for the ‘Nur Sohbet’ Category
Nurları sıradanlaştırma çabası – Dini Sohbet – İslami Sohbet
Suâl: Bediüzzaman Hazretleri, henüz hayatta iken Risâle–i Nur’un lisânını değiştirmeye dair niyet ve teşebbüsler hakkında neler söylemiş ve ne gibi tavsiyelerde bulunmuş?
Cevap: Bu mesele, müstakil kitap hacminde başlı başına bir araştırma konusudur. Biz, bu dizi yazı çerçevesinde kısaca değinmeye çalışalım.
Öncelikle, aynı mânâ ve maksadı ihtiva eden suâllerin bizzat Hz. Bediüzzaman’a tevcih edildiğini en başta hatırlatmış olalım.
Hz. Üstad da, maddî ve mânevî cânipten kendisine tevcih edilen suâllere gayet muknî delillerle cevap verip izâhatta bulunmuştur.
Özetle deniliyor ki: “Bütün bu Risâlelerde, bütün derin hakaik, temsilât vasıtasıyla en âmi ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor.” (Barla Lâhikası, YAN, İst. 2002, s. 16)
Kezâ, şunlar ifade ediliyor:
“Risâle–i Nur’un mesâili ilimle, fikirle ve kastî bir ihtiyar ile değil, ekseriyet–i mutlaka ile sünûhat, zuhûrat, ihtarât ile oluyor.” (Kastamonu Lâhikası, s.163)
“Hem, telif ihtiyarımız dahilinde değil.” (Age, s. 105)
Bunlar gibi, Nur Külliyatında yer alan daha pekçok ifade ve ibare vardır ki, Kur’ân’ın feyzinden nebean eden sünûhat, zuhûrat, ilhamât ve ihtarât ile telif edilen Risâle–i Nur’un fıtrî, ulvî lisânına Bediüzzaman Hazretlerinin kendisi dahi kalem karıştırmaktan ve ihtiyarı ile müdahale etmekten şiddetle kaçınmıştır. Aynı şekilde, başkasının kalem karıştırmasına da katiyen razı olmamıştır.
Bununla beraber, çeşitli tarihlerde bu hususta bazı gelişmeler yaşanmış ve bunlara karşı da aynı tarz üzere gereken izahatta bulunmuşlardır.
İşte, bunlardan birkaç misâl…
Büyük Doğu’nun tahrifatlı neşriyatı
Bu meyanda en çarpıcı misâllerden biri, 1952’de şair Necip Fazıl’ın yönetimindeki Büyük Doğu mecmuasının yapmış olduğu neşriyattır.
Necip Fazıl, Risâle–i Nur’dan bazı metinleri kendi inisiyatifiyle değiştirerek (bir cihette, Bediüzzaman’ın lisânını tezyif ile kendi edebî enaniyetini konuşturarak) mecmuasında neşrediyordu.
Bu gelişme üzerine, Üstad Bediüzzaman talebelerini harekete geçirerek yapılan neşriyatı durdurma cihetine gider.
Zira, tâ başından beri beyan edilmiştir ki:
* Kemâl–i edeb üzere yazılmış olan Risâle–i Nur, edebiyat satmıyor.
* Kemâl–i tevâzu ve terk–i enâniyet dersini veren Risâle–i Nur, hiç bir enâniyetin müdahalesini kabul etmiyor.
* Mânâyı esas alan Risâle–i Nur, edebin değil, fakat edebiyatın kànunlarına yer yer muhalefet ediyor. Nur’daki kudsî, ulvî, sırlı, tılsımlı hakikatler, edebiyatın dar kalıplarına sığmıyor, sığdırılamıyor. Sığdırmaya çalışanlar, ister istemez mânâyı fedâ ediyor. Buna ise, hiç kimsenin hakkı yoktur.
İşte, bu ve benzeri gerekçelere istinaden harekete geçen Ceylan ve Zübeyir gibi Nur’un has şâkirdleri, yazdıkları nezâket yüklü mektuplarla Necip Fazıl bu teşebbüsünden vazgeçirmeye çalışmışlardır.
İşte, Kahraman Zübeyir’in mektubundan bazı pasajlar:
“Necip Fazıl Bey,
“Şu ince noktayı siz gibi tasavvuf ehline arz ederiz ki: Risâle–i Nur, Bediüzzaman Hazretlerinin irade ve ihtiyarı ile telif edilen bir eser değildir. Zaman zaman şedit ihtiyaç sıralarında, ihtar–ı Rabbani ve ilham–ı İlâhî ile yazdırılan Kur’ân–ı Hakîm’in bir mucize–i mâneviyesidir.
“Bu hüccetli ve aşikâr hakikate nazaran, allâme–i cihan bir müellif dahi, Risâle–i Nur’un bir cümlesinde bile değişiklik yapmaya asla cesaret edemez.
“Sizin ‘İdeolocya Örgüsü’ ve diğer yazılarınız da başka muharrirlere benzemiyor. Sizin size has üslûbunuz, okuyucularınız üzerinde bir tesir bırakıyor. Bununla beraber, ‘İdeolocya Örgüsü’ için de bazı kimseler, ‘Muğlak, ağır, anlaşılmıyor…’ derler. Bu deyişler üzerine birisi kalksa da, sizin o yazılarınızı—mânâ bozulmasa dahi—cümlelerde değişiklik ve metin içinde izahata kalkışsa, harika olan üslûbunuzun hassasiyetini büsbütün kaybetmiş olacaktır. Buna kat’iyyen müsaade etmezsiniz ya… Faraza ses çıkarmasanız, o yazılardaki üslûbun ciddiyet ve değeri ile alışkanlık peyda eden bizler hemen itiraz ederiz.
“Bir fikr–i beşer yazısındaki değişiklikler üslûbu tamamen bozuyorsa, ilham–ı İlâhî ile telif edilen eserlere beşer fikrinin mahsûlü olan sözler karıştığı zaman, o şâheserlerin ne derece rencide olacağını, iz’an ve idrakinize havale ediyorum.” (Bkz: Badıllı, Abdülkadir; Sadeleştirme Asrî Bir Tahriftir, s. 18)
Onlarca sayfayı dolduran izahlar neticesinde, Necip Fazıl, bu teşebbüsünden vazgeçmiştir.
* * *
Bir diğer misâl şudur:
Hz. Üstad’ın “Nur’un mânevî avukatı” diye taltif edilen büyük âlim Ahmed Feyzi Efendi, tâ 1949′da Üstad Bediüzzaman’a mektup yazarak Gençlik Rehberini daha iyi anlaşılsın diye “sadeleştirerek” yayınlamak arzusunda olduğunu arz eder. Ne var ki, Üstad Bediüzzaman bu işe razı olmadığını beyan ile şu ifadeyi kullanır: “Ancak, o esere benim imzamı değil, kendi imzanı atarsın.” (Age, s. 41)
Üçüncü bir misâl, yine talebelerinden olan Hüsrev Efendinin 1955’te Muhakemat isimli eser üzerinde yapmış olduğu tasarrufla ilgili hatıradır.
Muhterem Abdülkadir Badıllı, aynı isimli eserinde neşretmiş olduğu bu hatırayı şu şekilde naklediyor: “Hüsrev Altınbaşak, Bediüzzaman’ın daha önce kendisine iltifaten verilmiş tanzim izinlerine binaen ‘Muhakemat bu haliyle anlaşılmaz’ diyerek sadeleştirerek mumlu kâğıda basıp Bediüzzaman’a gönderir. Muhakemat’ın yeni halini gören Bediüzzaman, Hüsrev Efendiye yeni vazifeler vererek Muhakematın neşrini durdurur. Sonra talebelerini toplayarak, ‘Siz hakem olun. Bakın, şurada ben şu mânâyı kastetmiştim; fakat o, bakınız başka şekilde anlamış ve yazmış. O halde bu şekilde Muhakemat olarak neşri caiz midir?’ diye sorar.”
Görülüyor ki, Üstad Bediüzzaman, herkesin derecesine göre imtihana tabi tutulduğu şu fâni âlemde “Akla kapı açar; fakat ihtiyar ve iradeyi elden almaz” düstûruyla hareket ederek, hakikati izah ediyor.
………………………………………
Düşündürücü bir nokta
M. Ali Bulut’un “haber7.com”da çıkan son yazısında rastladığım aşağıdaki ifadesi, beni bir hayli düşündürdü. Bunu sizlerin de ıttılaına sunmak istedim. İşte o ifade: “Okurlarım, ‘AK Parti’nin en büyük başarısı, Nur cemaatlerini, Millî Görüşçü bir çizgiden gelen bir siyasî ekibi desteklemeye ikna etmiş olmasıdır…’ dediğimi bilirler. Evet, AK Parti’nin arkasındaki en güçlü dayanaklardan biri de Nur cemaatlerinin desteği idi. O destek bittiğinde, AK Parti’nin bir vuruşluk canı kalır. Bunu zaman gösterecek.”
Düşündüren nokta şudur: AKParti, Nur cemaatlerini hakikaten Millî Görüşçü çizgiden gelen bir siyasî ekibi desteklemeye ikna etmiş midir? Ve, bu cemaatin desteği kesildiğinde, iktidar partisinin “bir vuruşluk canı kalır” mı?
DİNİ SOHBET – İSLAMİ SOHBET
Ekmek Nankörleri – Dini Sohbet – İslami Sohbet
Bir ara dört buçuk milyon diyorlardı, son rakam beş milyon… Evet Türkiye’mizde günde (tekrar ediyorum: Günde) beş milyon ekmek çöpe atılıyor, israf ediliyormuş.
Müslüman Türkiye’de!..
Ekmek Allahın büyük nimetidir. Yaratan halkın bir kısmına bolluk vermiş ve onlar ekmeği çöpe atıyor.
Atıp israf edenler, ekmek nimetinin nankörleridir.
Her gün beş milyon ekmeği çöpe atan, israf eden bir toplum iflah olmaz.
Bu nankörlük ve küfran-ı nimet dolayısıyla onların başına bin çeşit bela, musibet, afet, ceza, sarsıntı, yıkım gelir.
Zemin bu nankörlüğe isyan eder, titrer, sarsılır.
Âsümandan tepemize yıldırımlar iner.
Müslüman Somali’de on milyon din kardeşimiz açlıkla pençeleşiyor ve biz her gün beş milyon ekmeği çöpe atıyoruz.
Kur’an, müsrifleri (israf edenleri, savurganları) kınıyor, onlar şeytanın kardeşleridir diyor.
Çocukluğumda ekmek vesika ileydi. O zaman bir dilim kuru ekmeğin üzerine titreniyordu; şimdi Allah bize bolluk verdi ve beş milyon ekmeği nankörce, beyinsizce çöpe atıyoruz. .
Bu bir azgınlık değil midir?.. Ama biz önem vermiyoruz.
Zenginlik, bolluk, rahat, konfor halkın bir kısmını sarhoş etmiş. Günde beş milyon ekmeği çöpe atmanın ne korkunç bir günah, isyan, tuğyan, küfran-ı nimet olduğunun farkında değiliz.
Bu hal ne zamana kadar sürer?
Elbette ilânihâye (ebediyen) sürmez.
Ekmeğe nankörlük eden bir toplum, gün gelir bir lokma ekmeğe muhtaç olur.
Gerçek, olgun, vasıflı bir Müslüman, değil bütün bir ekmeği veya bir dilimini çöpe atmak, en küçük kırıntısını bile atmaz, ziyan etmez.
Ekmek, insanların yiyemeyeceği kadar bayatlayınca suda yumuşatılır, ufalanır, pencere kenarına konur, kuşlar gelir yer. Kirâmen Kâtibîn bu iyiliği ve ikramı deftere yazar.
Ekmek konusundaki büyük günahımızı, ayıbımızı ele alıp toplumu uyandırmak gerekir.
Bu hizmeti, bu vazifeyi kimler, hangi müesseseler, hangi güçlüler ve imkanlılar yapacak?
Onların başka işleri, dertleri mi var?