Archive for the ‘İslami Sohbet’ Category
Tanzimat – İslami Sohbet – Dini Sohbet
Büyük Reorganizasyon ihtiyacı
İnsanlar gibi devletler de ölümlüdür. Doğarlar, büyürler, yaşlanır ve ölürler.
Keza, insanlar gibi devletlerin de ebede uzanan elleri, emelleri, arzuları, idealleri olabilir.
Ancak, yine de fizikî ömürlerin bitmesi kaçınılmaz bir âkıbettir.
İşte, insanlık tarihinin en uzun ömürlü devletlerinden biri olan Osmanlı Saltanatı da, artık ihtiyarlık dönemine adım atmış ve ölümlü bir âkibete doğru meyletme sürecine girmiş durumdaydı.
Bu tarihten sonra, zirvelerde alınan bütün tedbirler, gösterilen bütün çabalar, asırlardır “ebed–müddet” arzu ve temennisiyle bakılan şânlı Osmanlı Devletinin ömrünü uzatma maksadına matuftur.
Dolayısıyla, Tanzimât–ı Hayriye adı verilen Gülhane Hattı Hümâyun’u da aynı hedef ve maksada yönelik bir reform hareketiydi.
Yeni padişah, yeni dönem
Sultan II. Mahmud, 1 Temmuz 1839′da vefat etti. Yerine ise, aynı gün Bezmiâlem Valide Sultandan olan oğlu Şehzâde Abdülmecid geçti.
1823 doğumlu Sultan Abdülmecit, tahta geçtiğinde henüz 17 yaşındaydı.
Dolayısıyla, zaten ağırlaşmış bulunan devlet idaresini rahatça sürdürebilecek bir olgunluğa erişmiş değildi.
Üstelik, Nizip Bozgunundan sonra Kaptad–ı Derya Firarî Ahmet Paşa Osmanlı donanmasını İskenderiye’ye götürerek Kavalalı Mehmet Ali Paşaya teslim etmişti.
Yani, Osmanlı ordusu hem karada, hem de denizde tam bir zaaf ve perişaniyet hali içinde bulunuyordu.
Bereket ki, genç ve tecrübesiz padişahın yardımına Koca Reşid Paşa yetişti.
Hariciye Vekili olan Mustafa Reşid Paşa, uzun müddet vazifeli bulunduğu bilhassa Avrupa’nın durumunu, gidişatını gayet iyi biliyordu. Medenî, sınaî ve meşrutî sahada yapılagelen reformları yakından takip ediyor ve Osmanlı Devletinin de bu gelişmeye ayak uydurması gerektiğine inanıyordu.
Paşa, bu husustaki düşünce ve kanaatini padişaha anlattı ve onu ikna etmeyi başardı.
İşte, “Tanzimat–ı Hayriye”ye giden yolun kapısı da bu sûretle açılmış oldu.
Yapılan uzun hazırlıklardan sonra, nihayet 3 Kasım 1839′da Gülhane Parkında adına “Tanzimat Fermânı” denilen “Gülhane Hatt–ı Hümayunu” okundu. Böylelikle, “Tanzimat–ı Hayriye Devri” de başlamış oldu.
Tanzimat–ı Hayriyenin mimarı Mustafa Reşid Paşa. Hariciye Vekili olup bilâhare Sadrâzamlık makamına çıkmıştır.
Tarihin yeni bir dönüm noktası
Tanzimat, Osmanlı’da yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Bunun böyle olduğunu, sadece Osmanlı toplumu değil, Batı dünyası da kabul ediyor.
Zira, 3 Kasıım günü Gülhane Bahçesinde Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Reşid Paşa tarafından “Padişahın iradesiyle” ilân edilen Tanzimat Fermânı, bütün saray erkânı ve devlet ricalinin yanısıra, yabancı devletlerin sefir ve konsoloslarının huzurunda okundu.
Bu tarihî hadiseye, ayrıca kalabalık bir halk kitlesi de şahitlik etti.
* * *
Evet, Rönesans dönemini yaşayan Avrupa ülkeleri çeşitli reformlarla kendilerini yenileyip eksikliklerini gidermeye çalışırlarken, beş yüz yıllık Osmanlı Devleti de bir reform yapma ihtiyacını duydu ve bunu lisânına en uygun bir ifade ile “tanzimat” diye isimlendirdi.
Tanzimat, düzenleme demektir. Avrupalılar, Osmanlı’daki bu yeni düzenlemeyi kendi lisanlarınca “Réorganisation” tâbiriyle yâdetti.
Osmanlı tarihinin belki de en tartışmalı reform hareketi, işte bu “Tanzimat–ı Hayriye”dir.
Fikir adamlarımızın bir kısmı bu hareketi şiddetle, hatta nefretle tenkit ederlerken, bir kısmı ise böylesi bir düzenlemenin faydalı ve kaçınılmaz olduğunu savunmaktan yana tavır koydular.
Bu noktada şöyle düşünmekte fayda var: Şayet Tanzimat olmasaydı, acaba son derece kritik bir eşikte yaşanan gelişmeler nasıl bir seyir takip ederdi?
Takip edebildiğimiz kadarıyla, Tanzimata muhalefet edenler, bu ve benzeri suâllere inandırıcı cevaplar getiremiyor.
Bizim bu noktadaki düşünce ve kanaatimiz şudur: Eğer o tarihlerde Tanzimat ilân edilmeseydi, genel durumun çok daha kötüye doğru gideceği kuvvetle muhtemeldir. Meselâ, erken bir inkıraz hali pekâlâ yaşanabilirdi.
Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse: Osmanlı’da Tanzimat ve benzeri reformları reddetmek, meselâ Cumhuriyet’in 27. senesinde (1950) bizdeki demokrasiye geçişi reddetmek gibi bir şeydir.
Ne tuhaftır ki, ülkemizde hâlen de demokrasiyi reddeden ve 1950′den önceki “tek parti Cumhuriyeti”ni savunan, hatta o dönemin hasretini çekenler var.
İşte, bu anlayışın sahipleri ne derece haklıysa, Tanzimat’a karşı gelenler de o derece haklı olabilir.
* * *
Son bir noktayı daha hatırlatarak, Tanzimat Fermanının muhtevasına değinmeye çalışalım: Haylice uzun metinli bir resmî beyannâme olan Tanzimat Fermanının hiçbir maddesinde, Osmanlı’nın dine, mukaddesata bağlılığından en ufak bir itiraz, yahut bir şikâyet bulunmuyor. Dahası, tam tersine, mevcut hata ve ihmallerin “dinden uzaklaşmak” sebebiyle meydana geldiği açıkça ifade ediliyor. Ayrıca, gayrımüslimler için tanzim edilen yeni maddelerin dayanağı olarak, yine dinî içtihatlar esas alınıyor.
Gregoryen takvim ve yılbaşı – Dini Sohbet – İslami Sohbet
Doğudan batıya, batıdan doğuya yetmiş iki millet yılbaşını kutluyor. Avrupalısı, Asyalısı, Afrikalısı kutluyor.
Zengini, fakiri acayip bir neşe taşması hallerinde. Akla ziyan sevinç gösterileri gırla gidiyor. Günlerce süren hazırlıklar, tatile gitmeler ve saat on iki dedi mi koparılan şamata.
Yeni bir yıl geldi.
Biri bitti, öbürü başladı…
Eee! Ne oldu?
‘İşte bu yıl gelince, haliyle mutluluktan zortladık.’
Yani..
Geçen ve ondan önce gelip geçen öteki yıllar girerken de böyle olmuştunuz muhtemelen. Yine muhtemelen, ‘ne güzel, ne iyi geldin’ diye, sevinçten ne yapıp edeceğinizi bilemez halleri birörnek tekrarlamıştı tarafınızdan.
Buda bu işe ne der bilmiyorum…
Şimdi, Hıristiyan takvimine göre tayin edilmiş yılbaşında Müslüman ne diye sevinir… Hatta Papa tarafından yürürlüğe konmuş bir takvimle ilgili olarak, ineğe tapan Hindu, Buda’ya tapan Budist ne diye sevinir çözebilmiş değilim.
Bu sevinç, coşkunluk ne ifade eder Hıristiyan olmayan için?
Ha diyeceksiniz ki, “Belki (de) yılbaşı kutlaması, Hindu’nun, Budist’in veya öteki batıl inanç sahiplerinin umurunda olan bir durum değil. Hindu’nun veya Budist’in inancına Hıristiyan’a öykünmekle zeval gelmez”.
Veya Afrika’da, Amazonlarda herhangi bir kabilenin taptığı put, mensuplarının Hıristiyan gibi yaşamasını, sevinmesini, yılbaşı kutlamasını sorun yapmıyor olabilir.
Beni yurdum insanını ilgilendiriyor.
Doğuda ve Batıda ve özellikle İslam dünyasında ve özellikle ülkemde, ‘Ben Müslümanlardanım’ deyip, sular seller gibi yılbaşı kutlamalarına akanlara şaşıyorum ben.
Müslümanlardansın ama Peygamberin (sav) ne demiş haberin yok. Müslümanlardansın ama İslam’ın başka dinden olanlara benzememe hususundaki kesin ve tavizsiz uyarılarından bî-habersin.
Müslümanlardansın ama nasıl olacak bu iş! Hıristiyan takviminin yılbaşı diye mimlediği bir günde ‘cozutmak’ da ne oluyor?
‘Bizim bir yılbaşımız yok, ne yapalım; onlarınkiyle idare ediyoruz’ diyemezsin! Çünkü Müslüman’ın takvimi de, yıl başı-sı da- var.
Seksen sene öncesine kadar ‘MİLAT’ diye, ‘MİLADİ TAKVİM’ diye bir durum yoktu hayatımızda. Her şey ‘HİCRİ TAKVİM’E göre ayarlıydı.
Dersen ki ‘o iş eskidendi’, o zaman sen sağ ben selamet..
Çünkü bu işin eskisi olmaz. Dahası bizde eskime olmaz. Biz, hep eskide olanlarla yeni kaldık. Ve yeni, taze ve gür kalabilmemiz eskiye, eskimeze olan sadakatle mukayyettir.
Şair İsmet Özel ne güzel anlatır bu ruh halini.
‘Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
ben yaşarken koptu tufan
ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat
her şeyi gördüm içim rahat’
Ayetler her gün, her gün inip duruyor bizlere.
Durum bu yani…
Yılbaşı kutlamanın hükmü nedir!
Elbette bunun hükmünü ben vermeyeceğim. Zira bunun hükmü, fetvası zaten çoktan verilmiş. Size düşen -bilmiyorsanız- bir an önce sorup öğrenmektir.
Tekraren, ‘Neyi, nasıl kutlayacağımızı size mi soracağız? Dini, diyaneti sizden mi öğreneceğiz.’ diyenlere aynı tonda, ‘bana sormayın’ derim?
Mevlüt Özcan Hocaya sorun. Sultanahmet Camii’nin imamı Emrullah Hatipoğlu’na sorun..
Bunlar bizi kesmez derseniz, Keşan Müftüsü Süleyman Yeniçeri beye sorun.
‘Onlara ulaşamayız’ derseniz, çevrenizde bildiğiniz, ‘Ehli Sünnet’ çizgisindeki alimlerden birine sorun.
Niye bana sorasınız ki? Ben de onlardan öğrendim ne öğrendimse.
Din konusunda bir satır yazacak olsam, mutlaka konuyu iyi bilen bir iki hoca efendiye soruyorum.
Siz de sorun!
Yani, arabası yağ kaçırınca, on tane sanayi gezip, ‘neden yağ kaçırıyor’ diye erbabını arayıp soran ama çetrefilli dini bir konuda kafasına göre fetva verenlerden olmayın.
DİNİ FORUM – İSLAMİ FORUM