Archive for the ‘Guzyeli Sohbet’ Category
Bir Kadın – Guzyeli Sohbet – Güzyeli Sohbet
Yemen toplumunda(özellikle de M.Ö.) ailede “anaerkil” bir düzen kabul görmüştür. Bilhassa da kırsal kesimlerde yerleşik olan kabilelerde ailede kadın ön plana çıkarılmıştır. Meselâ; Zifâr bölgesindeki kabilelerde kadın süt sağmaz, yemek pişirmez, ev süpürüp çamaşır yıkamaz. Bu tür işleri erkek üstlenir. Kadının ailedeki asıl görevi, doğurmak ve çocuğun bakımını üstlenmektir. Kadının ailedeki ikincil görevi ise, sürüleri otlatma, odun ve su taşımaktır.
Yemen ailesinde kadına verilen değer, kadının toplumda önemli sorumluluklar almasına zemin hazırlamıştır. Meselâ, Kataban devletinin mâbedi olan “Amm” da kadın kâhin rütbesini alacak dereceye kadar çıkmıştır. El-Muâzibe gibi bazı Yemen kabilelerinde lider kadındır. Bazıları ise kadın ismiyle anılmıştır. Tuceyib, Âmile, Futayme kabileleri bunlardan bazılarıdır. 1
Ailede ve kabilede hakim olan Yemenli kadın, hakimiyet piramitinin zirvesi olan devlet başkanlığı dahi yapmıştır. Yemen tarihindeki en meşhur kadın hiç şüphesiz Sebe Kraliçesi Belkîs’dır. Hikmetli idaresiyle erkeklere hakim olan Kraliçe Belkîs, hem büyük bir Peygamber, hem de muazzam kudretli bir kral olan Hz. Süleyman’a teslim olmayı uygun görmüştür. Böylece, ülkesinin Hz. Süleyman’ın cinler, insanlar ve hayvanlardan oluşan orduları önünde helâk olmasının önüne geçmiştir. 2
Yemen toplumunda kadının ön plana çıkması sadece tarih öncesi dönemlere münhasır kalmamıştır. İslâm sonrası dönemlerde de hâkimiyet konumunda kadınlar olduğunu görmekteyiz. Özellikle de, Mısırdaki Şiî Fatımi Devleti’nin (M.909- 171) etkisi altında olan Suleyhi Devleti’nin (M.1038-1168) hüküm sürdüğü dönemde. Suleyhi Kralı Makram bin Muhammed es- Suleyhi hastalığından dolayı devleti idare edemeyeceğini anlayınca, önce annesi Esma’yı, annesi ölünce de eşi Erva’yı devletin başına geçirmiştir. 1048 yılında Makram bin Muhammed ile evlenen Erva, eşi hayatta iken 50 yıl boyunca Suleyhi Hanedanının başında bulunmuştur. Bu bakımdan ortaçağ Yemen tarihine damgasını vuran en meşhur kadın sıfatını taşımaktadır.
Kraliçe Erva stratejik bir karar alarak yol kavşakları üzerine kurulu olduğundan dolayı düşman saldırılarına maruz kalan başşehri, San’a’dan, dağlık bölgeye kurulu olan Zîcible’ye taşımıştır. Devleti iyi idare edip ülkesini kalkındırması, kendisinin Sebe Melikesi Belkıs’a benzetilmesine ve “Küçük Belkıs” lâkabıyla anılmasına sebep olmuştur. Karaliçe Erva’nın 92 yaşında vefat etmesiyle, Suleyhi Devleti hakimiyeti son bulmuştur. 3
Kaynak:
1: Dr. Abdurrahman Beşîr “Min Tarih el- Yemen” Sh: 58-59 / Liddrasât vel Buhûs el İnsaniyye vel İctimaiyye / Kahire, 2: (Bkz. Neml suresi 17- 44), 3: Min Tarih el- Yemen sh: 60-62
Hücre – Guzyeli Sohbet – Güzyeli Sohbet
İnsan, hayvan ve bitki denilen bütün canlı varlıkların en temel yapı taşı hücrelerdir. Hücreler, başlı başına mu’cize özelliklere sahip birer san’at harikalarıdır. Bulunduğu her organa göre farklılıklar göstermekle birlikte, temelde aynı özelliklere sahiptirler. Bu hususiyetleriyle de aynı San’atkârın san’atı olduklarını ilân ederler. Genel olarak bakıldığında ve elektron mikroskobuyla incelendiğinde hücrenin üç bölümden meydana geldiğini görürüz. 1- Hücre zarı. 2- Stoplazma. 3- Çekirdek. Hücre zarı seçici özelliğe sahip geçirgen bir maddedir. Neyin hücresiyse kendine lâzım olan madde ve vitaminleri içeri alır, lâzım olmayanları engeller. Sanki aklı ve şuuru varmış ve kendine neyin lâzım olduğunu biliyormuş gibi..
Stoplazma; inorganik maddeler (yani çeşitli iyonlar, metal tuzları, asit ve bazlar gibi) organik maddelerden (yani protein, yağ, karbonhidratlar, nükleik asitler, hormonlar ve yüzde altmış ile doksan beş arasında değişen sular) meydana gelir. Stoplazmanın içinde cansız cisimcikler bulunduğu gibi, canlı hücre maddeleri de bulunur. Bunların tamamına protoplâzma denir. Stoplazma içinde her biri ayrı bir vazife ile tavzif edilmiş hücre organcıkları vardır. Kısaca tarif edilecek olursa, endoplazmik retikulum besin dolaşımını, yağ ve hormon sentezini sağlar. Mitokondriler, enerji üretim merkezi gibi çalışır. Kofullar, hücre içi sindirim ve boşaltım işlemini yapar. Golgi cihazı, yağlı maddeleri sentezler ve depo eder. Ribozomlar, protein sentezi yapar. Lizozomlar, yaşlanmış organelleri enzimlerle parçalar ve sindirim yapar. Sentrozomlar, hücre bölünmesini ve çoğalmasını temin eder. Plastitler ise, sadece bitki hücrelerinde bulunur.
Çekirdek, dışındaki çekirdek zarı, nükleoplazma, kromozom ve çekirdekçikten meydana gelir. Nükleoplazma da protein ve tuzlardan oluşur. Çekirdek içinde var olan kromozomlardaki DNA denilen genler, kendi özelliklerini daha sonraki nesillere aktaran bir hafıza deposudur. Her hücre başlı başına bir canlıdır ve kendi sistemi içinde bir şehir gibi çalışır. Küçüklüğü içinde öylesine bir deryadır ki, histoloji adıyla onun üzerine bir ilim dalı kurulmuş ve hakkında ciltler dolusu kitaplar yazılmıştır. Göz, dil, karaciğer gibi organlarımızın hücreleri farklılık gösterdiği gibi, kemik hücreleri dahi farklı özelliklere sahiptir. Ancak temelde yine aynı hususiyete haizdirler. Bizim bilgimiz dışında vücudumuzun bütün organları harika bir tarzda vazifelerini ifa ettikleri gibi, her bir hücremiz dahi, binlerce kitap dolusu malûmat sahibiymişler gibi muntazam olarak vazifelerini yerine getirirler. Böylesine muhteşem, intizam ve ölçü ile yapılan işlere hangi tesadüfün eli karışabilir? Ve hangi kör kuvvet ve tabiatın eli ulaşabilir? Bu vaziyet nihayetsiz bir ilim, irade ve kudret sahibi olan Yüce Yaratıcıyı ve her an Onun icraat halinde olduğunu göstermiyor mu?
Hücreyi incelediğimiz zaman canlı bir yapı olduğunu görüyoruz. İçindeki maddelere bakıldığında da hayat denilen hakikat ‘şudur’ diye gösteremiyoruz. Ruh bedenden ayrılmadan önce her hücre canlı, ama ruh gittikten sonra geride hayat diye bir şey kalmıyor. Demek ki hayat, maddeden bağımsız ve maddeye de canlılık özelliği sirayet eden bir hakikattir. Hayat gerçeği, Cenâb-ı Hakk’ın “Hay” isminin âlemdeki çeşitli yansımalarıdır. Gökteki güneşin yeryüzündeki her şeffaf şeyde yansıması buna örnektir. Her ruhta var olan canlılık özelliği de, o ismin yansımasından başka bir şey değildir. “Ruh, hayatın sabit bir hakikati ve müstakil zatıdır.” tarifini yapan Bediüzzaman çok önemli bir noktaya dikkat çekiyor.