Bir Af Formülü – Dini Sohbet – İslami Sohbet
Hindistan’ın bayraktar isimlerinden Mahatma Gandhi’nin bir duâsı vardır: “Allah’ım! Kendimi sever gibi başkalarını sevmeyi; başkalarını yargılar gibi kendimi yargılamayı öğret bana!”
Nitekim Bedîüzzaman da diyor ki: “Nefsini itham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder… İnsan, garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur, mü’min kardeşine adavet [düşmanlık] eder.” 1
Bedîüzzaman adavete de şöyle yön çizer: “Adavet etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et, onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i nefsine adavet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü’minlere adavet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adavet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır. Öyle de, adavet hasleti, her şeyden evvel kendisi adavete lâyıktır.” 2
Kardeşler arasında kurmakla, korumakla ve yaşatmakla yükümlü olduğumuz uhuvvet, “eleştiri silâhının” o mahrem alana girmesini istemez.
Farkındayız, ya da değiliz; ama bir imtihan konumuzdur bu bizim!
Şüphesiz nefsin kendisini yargılayıp, başkasını serbest bırakması kolay bir reçete değildir.
Zordur ve pahalıdır!
Bahası Allah’ın rızasıdır, rahmetidir, tevfikidir, yardımıdır… Sevaptır ve cennettir!
Zordur; çünkü cennetin fiyatıdır!
İçimizdeki-–şeytan artığı—adavet tohumlarını daha çimlenmeden kurutmamız bundan önemlidir. Ölünceye kadar savaşımız budur bizim.
Çünkü adavet en başta kendimize cinayettir.
“Mü’minler ancak kardeştirler; kardeşlerinizin arasını ıslâh ediniz.” 3, “Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın ki, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir.” 4 ve “Onlar bollukta ve darlıkta bağışta bulunurlar, öfkelerini yutarlar ve insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever.” 5 âyetlerini uhuvvet ana başlığı altında tefsir eden Saîd Nursî Hazretleri, mü’minin mü’mine üç günden fazla küsmesini haram kılan hadis-i şerife de atıfta bulunarak, mü’mine hatalarından, kusurlarından ve zaaflarından dolayı kesinlikle adavet duyulmaması gerektiğini, bilakis acınması ve affedilmesi gerektiğini kaydeder.
Bedîüzzaman’a göre, fenalığı karşısında mü’mine küsmek ve bundan dolayı onu yargılamak zulümdür. Çünkü başka pay sahipleri de vardır.
Nitekim dörtte biri kadere aittir. Bu hisseyi bir ayırmalıyız. Kaderin hissesinden dolayı mü’mine adavet etmemeliyiz! Kaderin hissesini çıkarıp kader ve kaza hissesine karşı rıza ile mukabele etmeliyiz.
Sonra bu fenalıkta nefis ve şeytanın da bir payı vardır. Fenalık sahibi mü’min, nihayet nefis ve şeytanına yenik düşmüştür. Bu durumda ise, mü’mine adavet değil, bilâkis acınmalı ve pişmanlık duyacağını beklemelidir.
Bu pay da çıkarılırsa, adavet yarıya inmiş olur.
Sonra o fenalıkta bir pay da kendi nefsimize aittir. Oysa biz bunu görmüyoruz.
Bunu da görmeliyiz.
Bu payı da çıkardığımızda, adavetin dörtte üçü erimiş, bitmiş olacaktır.
Geriye dörtte bir kalmıştır.
Fenalığın sadece son dörtte birlik payının hasma, yani yanlış davranış sahibi mü’mine verilmesi gerektiğini beyan eden Bedîüzzaman, böyle dörtte birlik bir pay için de mü’mine adavet duyulmasını haksız ve yersiz bulur; muhakkak afv ve safh ile ve uluvvücenaplıkla mukabele edilmesini tavsiye eder. 6
Çünkü afvı, safhı, bağışlamayı ve öfkeleri yutmayı emreden esasen Cenâb-ı Hak’tır. Nitekim Allah buyurur ki: “Eğer affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, muhakkak ki, Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.” 7
Dipnotlar:
1- Lem’alar, s. 91. 2- Mektubat, s. 256. 3- Hucûrât Sûresi, 49/10. 4- Fussilet Sûresi, 41/34. 5- Âl-i İmrân Sûresi, 3/134. 6- Mektûbât, S. 253-256. 7- Tegâbün Sûresi: 14.
Tanzimat (2) – Dini Sohbet – İslami sohbet
Büyük Reşid Paşa, 3 Kasım (1839) günü Gülhane Parkında Sultan Abdülmecid ile birlikte bütün devlet erkânı, yabancı devlet temsilcileri ve kalabalık vatandaş kitlesinin huzurunda, tamamı üç sayfa halinde kàğıda dökülmüş olan “Padişah Fermanı”nı okumaya şu sözlerle başladı:
“Bismillahirrahmanirrahim
“Tebârekeellezî biyedihi’l–mülk vehüve alâküll–i şey’in kadîr.”
Fermanın giriş bölümü ise şöyledir:
“Benim Vezîrim!
“Cümleye ma’lûm olduğu üzere, Devlet–i Aliyyemizin bidâyet–i zuhûrundan beri ahkâm–ı celîle–i Kur’âniyye ve kavânîn–i şer’iyyeye kemâliyle riâyet olunduğundan, saltanat–ı seniyyemizin kuvvet ve miknet ve bilcümle tebeasının refâh û ma’mûriyyeti rütbe–i gâyete vâsıl olmuş iken, yüz elli sene vardır ki, gavâil–i müte’âkıbe (peşpeşe yaşanan gaileler) ve esbâb–ı mütenevviaya (çeşitli sebepler) mebnî, ne şer–i şerîfe ve ne kavânîn–i münîfeye inkıyâd ü imtisâl olunmamak hasebiyle (şeriatın hakikatine gevşeklik ile tam bağlanmadığımız için) evvelki kuvvet ve ma’mûriyyet bilâkis za’f u fakra mübeddel olmuş. Halbuki, kavânîn–i şer’iyye tahtında idâre olunmayan memâlikin pâyedâr olamayacağı vâzıhâttan bulunmuş olup, cülûs–ı hümâyûnumuz rûz–ı fîrûzumdan beri efkâr–ı hürriyet–âsâr–ı mülûkânemiz dahi mücerred i’mâr–ı memâlik ve enhâ ve terfîh–i ahâlî ve fukarâ kazıyye–i nâfiasına münhasır ve Memâlik–i Devlet–i Aliyyemizin mevki–i coğrafîsine ve arâzî–i münbitesine ve halkın kâbiliyet û istidâdlarına nazaran esbâb–ı lâzımesine teşebbüs olunduğu halde, beş–on sene zarfında bi–tevfîkihî Teâlâ sûret–i matlûbe hâsıl olacağı zâhir olmakla, avn ve inâyet–i Hazret–i Bârî’ye itimâd ve imdâd–ı rûhâniyet–i Cenâb–ı Peygamberî’ye tevessül ve istinâdla, bundan böyle Devlet–i Aliyye ve Memâlik–i Mahrûsemizin hüsn–i idâresi zımnında bazı kavânîn–i cedîde vaz’ ve tesîsi lâzım û mühim görünerek, işbu kavânîn–i mukteziyyenin mevâdd–ı esâsiyyesi dahi emniyet–i can ve mahfûziyyet–i ırz u nâmûs u mal ve tayîn–i vergi ve asâkir–i mukteziyyenin sûret–i celb ve müddet–i istihdâmı kazıyyelerinden ibâret olup şöyle ki:…. ”
Bu uzun fermanın sonu da şu duâ/bedduâ cümlesi ile bağlanıyor: “Hemân Rabbimiz Teâlâ Hazretleri, cümlemizi muvaffak buyursun ve bu kavânîn–i müessesemin hilâfına hareket edenler, Allâhu Teâlâ Hazretlerinin lânetine mazhar olsunlar ve ile’l–ebed felâh bulmasınlar. Âmîn.”
Fî 26 Şaban 1255 (3 Kasım 1839)
Kur’ân’ın hükümlerine uygun şekilde hazırlandığı ifade edilen metnin hemen başlarında da hatırlatıldığı gibi, Tanzimat Fermanında öne çıkan temel maddeler şunlardır: Can, mal, ırz, namus güvenliği, adâlette şeffaflık, vergide adalet, askerlikte eşitlik, rüşvetin ortadan kaldırılması, vesaire…
Şimdi, bugünün insanı için de tam bir ders ve ibret tablosu hüviyetinde bulunan bu muazzam fermânın temel maddeleri hakkındaki geniş bir özeti daha anlaşılır bir dille dikkat nazarlarına sunmaya çalışalım.
1) Can, ırz, namus emniyeti
Şu dünya hayatında can, ırz ve namustan daha aziz, daha kıymetli birşey yoktur. Dolayısıyla, bir insan bu değerleri tehlikede gördüğünde, bunları korumak için her çareye başvurur. Vatandaş, kendi başının çaresine bakmak zorunda bırakılmamalı. Bunun yol açacağı kargaşa ve misilleme gibi muhtemel zararlar da bilinmelidir.
Hayat Tarih Gazetesi, 46. sayısında günümüz insanına Tanzimat Fermanı hadisesini yansıtıyor. Küçük resimde ise, Tanzimat Fermânının orijinal bir kopyasını görmektesiniz.
Buna mükabil, can ve namustan emin olan kimse, sadakat ve dürüstlükten ayrılmaz; işi ve gücü ile devletine, milletine faydalı olmaya çalışır. Binâen aleyh, vatandaşın bu aziz değerleri devletin koruması ve garantisi altında tutulmalı.
2) Mal emniyeti
Mal emniyetinin olmadığı yerde, vatandaşlar devletine, milletine ısınamaz. Ülkesinin ilerlemesiyle alâkadar olamaz. Daima korku ve endişe içinde yaşar. Buna mukabil, malından–mülkünden emin olduğu vakit, hem kendi işini rahatça geliştirir, hem de devlet–millet gayreti, keza vatan muhabbeti kendisinde her gün artmaya devam eder.
3) Vergide adâlet
Bir devlet, topraklarını korumak için, hem askere, hem de sair konularda masraf yapmaya mecburdur. Bu hizmetler ise, ancak parayla olur. Bu para, elbette vatandaşlardan toplanacak vergilerle teşkil olunduğundan, bunun en sağlıklı şekilde toplanması lâzım gelir. Eskiden yed–i vahid/tekel vardı. Şükür ki, bu belâdan kurtulduk. Bundan böyle, hem vergilerin toplanması, hem de harcamaların yapılması kànunlarla tayin edilmiş olup, tatbikat da ona göre yapılacak.
4) Askerlik vazifesi
Vatanın korunması için asker vermek, bu vatan toprakları üzerinde yaşayan halkın borcudur. Fakat, bu işin de adil, dengeli, ölçülü şekilde yapılması lâzım. Aksi halde, düzensizliğe, tarım, ticaret ve bayındırlık işlerinin kötüye gitmesine yol açar. Kezâ, ömür boyu askerlik, bıkkınlığa, usandırmaya, ayrıca nüfusun azalmasına sebebiyet verir. Bunun için, belirlenen usûl ve esaslar dahilinde gidilmeli ve askerlik müddeti dört veya beş yıl ile sınırlandırılmalı. Böyle yapılmadığı takdirde, devletin kuvvetlenip gelişmesi, huzur ve asayişin sağlanması mümkün görünmüyor.
5) Genel ifadeler
* Bundan böyle, suç işleyenlerin durumları şeriat kànunları mûcibince incelenip karara bağlanmadıkça, kimse hakkında, açık veya gizli, idam ve zehirleme işlemi tatbik edilemez.
* Hiç kimse, başkasının ırz ve namusuna saldıramaz. Herkes malına, mülküne tam sahip olacak, bunları dilediği gibi kullanacak; bunu yaparken, devlet büyükleri dahi ona müdahale edemez.
* Devletimizin tebaası olan Müslümanlarla öbür milletler bu haklardan tam istifade edeceklerdir.
* Can, ırz, namus ve mal hususunda, devletimize bağlı halkın tamamına şeriatın hükmü gereğince garanti verilmiştir.
* Diğer hususlarda da, oybirliği ile karar verilmesi için Meclis–i Ahkâm–ı Adliye (MAA) âzâları vazifelidir.
* Devletin bakanları ile diğer sorumlular, belirli günlerde MAA’da toplanarak, görüşlerini açıkça ifade edeceklerdir. Can, mal güvenliğine ve vergilerin belirlenmesine dair kànunlar da yine bu sûretle hazırlanacaktır.
* Âlimlerden ve vezirlerden kànuna aykırı hareket edenlerin, ispatlanacak suçlarına göre, rütbelerine, hatır ve gönüle bakılmaksızın cezalandırılması cihetine gidilecek.
* Memurlara kifâyetli miktarda maaş bağlanmıştır. Böylelikle, rüşvet belâsı, şiddetli kànunların da yardımıyla ortadan kaldırılmış olacaktır.
* İş bu fermanımız, evvelâ İstanbul halkına ve bütün Osmanlı ülkesi halkına duyurulacaktır. Ayrıca, sair devletlerin de bundan sonraki icraatımıza şahit olmaları için, fermanımız, İstanbul’daki bilumum sefirlere/elçilere resmen tebliğ edilecektir.
* * *
Bazı tarihçilere göre “Tanzimat dönemi”, 1839′dan I. Meşrûtiyetin ilânı olan 1876′ya kadar geçen 37 yıllık müddeti ihtiva ediyor. Bazılarına göre ise, bu dönem 1856′daki Islâhat Fermanıyla birlikte süresini tamamlamış bulunuyor.
